Cuma, Ekim 30, 2009

Giddar - Fantastik Roman

Merhaba çok uzun zamandır bloglarıma yazı yazmıyordum. Ama emin olun iyi bir sebebi vardı. Çünkü başka bir şey yazıyordum. Evet, 1997 yılında kurgulamaya, 2002 yılında yazmaya başladığım romanım "Giddar” artık kitapçılarda.

Ayrıca Tüyap Kitap Fuarında imza günüm olacak. Tüm bilgiler altadır.

Sevgiler
Erbuğ Kaya

Arka Kapak Yazısı
Ruhlar, Azad’ın karanlığına hapsedilmiş. Zamelgothlar Kutsal Yazıları geri almak için kuzeye gidiyorlar. Büyücü Kralın değiştirdikleri, Dhrazma’nın uykusundan uyanmasını bekliyorlar. Güneyli bir savaşçı, sırlarıyla taş ocaklarına gönderilmiş. Arkonyalılar, sırrını kendilerinin bile bilmediği bir sessizlik yemini etmişler. Meglionlar gerçekleri öğrenmek için bedel ödüyorlar. Suskunlar sonsuza dek tanrılarla anlaşmışlar. Korsan iki kardeş, tanrıların olmadığı bir ada hayali kuruyor. Karanlık İmparatoriçe, Giddar’ı sarsıyor. Bir Sheilan kadını tüm inançlarını hiçe sayarak yaşadığı toprakları terk ediyor. Dvorlak rahibeleri, ormanlarında tanrıçaları için durmadan çalışıyorlar.

Üç bin yıllık bir efsane, Giddar’da yeniden yeşermeye başlıyor, gerçeklik kuruluyor...

Ve Siox Dia Mont tüm bunlardan habersiz, Özgürlük Duvarının üstünde, güneye bakıyor...

Esilda-i kaldanese solgamis urda belie.

Bilgiler
Kapak Tasarım: Yulay Devlet
565 sayfa - 2.Hamur - Ciltsiz - 16 x 24 cm.
Kalkedon Yayınları
ISBN: 9786055679231

Giddar'ın Sitesi



Online Satış Linkleri
Kitap Yurdu
idefix
Hepsi Burada



Çarşamba, Ağustos 29, 2007

Asteriks

Eskiden, çokça çizgi roman okumuştum. Bülent eniştem Anadolukavağındaki evin bodrumunda yüzlerce çizgi roman saklardı. Kimler yoktu ki arasında. Halamlara gittiğimizde bodruma dalar, küf kokusunun arasında hafif nemli çizgi romanları seçer bütün gün okurdum. Baltalı ilah Zagor gibi bağırmak isterdim. Tom Braks’ın köftecisine bayılırdım. Mandrake’nin insanların çürük dişlerine ağrı veren çılgın bilim adamlı bölümü çok güzeldi. Mandrake bile yenilmişti. Çünkü her insanda mutlaka çürük vardı. Ama Abdullah’da yoktu. Judas sahneye girdimi, işte diye düşünürdüm, karizma bu. Tommiks barda süt isteyince ahaa işte yine sorun çıkacak derdim. Teksas’daki kırmızı urbaların İngilizler olduğunu çok sonra anlamıştım. Kızıl maskenin dövüşürken şapkasının bile düşmemesine vayyy derdim. Ona özendiğim için uzun süre, Diana’nın evinde yattığı gibi, yerde, yüz üstü kafamı, çevirerek yatmıştım. Sevmemiştim ama Kinowa bile okumuştum.

Ama başka kahramanlarımda vardı. Onları da Antakya’daki teyzemin kocası “Of” eniştem (huzur içinde yat Of enişte) biriktiriyordu. Tenten, Redkit ve Asteriks. Hepsini çok severdim ama Asteriks’e bayılırdım. Her Antakya’ya gittiğimizde odaya kapanır ve Asteriksleri bir kez daha okurdum. O zamanlar bende sadece Asteriks Lejyoner macerası vardı. Ama eniştem hepsini toplamıştı. Sanırım ilkokul ikideydim, eniştemden Asteriksleri istemiştim ama o beni çok eski ve değerli Redkit serisiyle kandırmıştı. Kabul etmiştim.

Ama Asteriks sevgim artık herkes tarafından biliniyordu. Babam görev için Ankara’ya, İstanbul’a, İzmir’e gittiğinde mutlaka Asteriks’in bir macerasıyla dönerdi. Şimdi hatırlıyorum da, eve dönüğünde o siyah, deri kaplama james bond çantayı açıp ta; çamaşırlarının üstünde Asteriks’i görünce nasıl sevinirdim.

Yavaş yavaş açardım kapağını. Hemen macerayı okumazdım. Önce defalarca baktığım giriş sayfalarına, haritaya tekrar bakardım. Halit Kıvanç’ın çevirisiydi. Oburiks değil Hopdediks idi. Kakafoniks değil Dertsiziks idi. Öylede sevmiştim.

Giriş karelerine bayılırdım. O rengarenk, huzurlu Galya köyü, evleri, çiçekleri, işlerini yapan ahalisi hemen maceranın içine alırdı. Şimdi düşünüyorum da kendi aralarında kavga etmelerini hiç dert etmemişim. Biliyormuşum ki bu ciddi değil. Öğrenmişim ki, arkadaşlar kavga edebilir ama yinede arkadaştır. Roma şehri kurulduğunda bile birbirilerine düşeceklerine inanmamıştım. Korktum ama. İyi denemeydi Sezar.

Ormanda domuz arama sahnelerine bayılırdım. Karşılarına Romalılar çıkınca Asteriks ve Hopdediks(Oburiks) arasındaki konuşmalar o kadar keyifli olurdu ki.

İdefiks’in sökülmüş, kesilmiş bir ağaç görünce olduğu yerde ters dönüp bayılması ne kadar keyifliymiş, ne kadar önemliymiş.

İşler karışmaya başladığında Büyüfiks hemen şurubu hazırlardı. Herkes sıraya girerdi. “Olmaz sana yok, sen küçükken kazana düştün,” cümlesi şimdi bile günlük hayatımda kullandığım bir cümledir. Çok acırdım Hopdediks’e(Oburiks). Benim de canım çekerdi.

Macera sırasında Hopdediks(Oburiks)’in saflığı, Asteriks’in cin olmasına rağmen can dostu yüzünden sürekli zor duruma düşmesi, Romalıların inanılmaz sersemlikleri, Toptoriks’in kendine has inatçı asilliği ne kadar keyifliydi. Kahkahalarla gülmesem de sürekli gülümserdim. Ama yerlere yatarak güldüğüm durumlarda olmuştu. Hopdediks(Oburiks) havuza atlayıp taşırınca, havuzun dibinde oturup havuz nerde diye sormuştu. Asteriks sen gelince o gitti aynı yerde duramadınız demişti. Lutecia’lı tembel lejyonun lahananın altında kalkan araması krize girmeme sebep olmuştu. (Galya Kalkanı) Her macerada mutlaka böyle bir yer olurdu. Korsanların Galyalıları görünce gemilerini kendilerinin batırması bile yeter.

Macera biterdi. Her şey atlatılmış. Huzurlu, mutlu ve özgür köylerine dönerlerdi. Eh şölen zamanıydı. Dertsiziks(Kakafoniks) şarkı söylemeden bağlanıp ağaca konurdu. Ortada toplanıp yiyip içerlerdi maceranın sonunda. İşte bu benim bittiğim sahne olurdu. O kadar çok orada olmak isterdim ki. O kadar çok arkadaşları olmak isterdim ki. Onlarla orada oturup, gülüp eğlenip sohbet etmek isterdim. Sırf bu yüzden hala iyi bir şey yaptığımda, güzel çalıştığımda o akşam yemeğimi daha zevkle yerim.

Çocukken bir gün annemden izin alıp, sandalyemin arkasına gazete kağıtları serip, yediğim tavuğun kemiklerini arkaya fırlatmıştım.

Büyüdüğümde işler değişti mi? Hayır.:) Kendimi kötü hissettiğim zamanlarda Fundam elinde Asteriks’in macerasıyla yanıma gelir. 23 yaşındayken bir gün, Fundanın o pijama demesine rağmen çizgili altla sokağa çıkmıştım.

Şimdi bakıyorum da ben onların hepsiyim. Toptoriks kadar komikleşebilen ama zararsız bir liderliğim var. Büyüfiks kadar yarı deli hayatımın bilgesiyim. Dertsiziks kadar kötü sesim var ama şarkı söylemeye çalışıyorum inatla. Ağaçlar sökülünce İdefiks gibi ters düşüp bayılasım geliyor. Asteriks kadar akıllı olmaya çalışıyorum ama benimde arkadaşlarım yüzünden maceralarım oluyor. Ama gerçek kahramanım Hopdediks. Onun kadar safım bazen. En çok onun kızdırılmaması kadar tehlikeliyim. Saçım, göbeğimde iyice benziyor. Ahha anladım ben Hopdediks’e benzemek için kilo veremiyorum. Şişko değil balık eti bi kere. Tek farkım var, o da ben Dilberiks’le evlendim.:)

Anlattığım her şeyin keyfini hala alıyorum. Teşekkürler René Goscinny, Albert Uderzo.

Cuma, Ağustos 24, 2007

ayı

hava sıcak. serinlemek için kendini dereye atıyor. ama insanlar onu görüyor. sopayla vurmaya başlıyorlar. kıyıya çıkabilse kendini koruyacak ama sopalı insanlar izin vermiyor. kurtulmak için derenin ortasına yüzüyor. bu sefer taş atıyorlar. kendini akıntıya bırakıp onlardan uzaklaşmaya çalışıyor. takip ediyorlar. yine taşlar, yine sopalar. üstelik yorgun artık. ve kaçınılmaz kaderine razı oluyor. taşlı sopalı insanlar tarafından dövülerek öldürülüyor. bilmiyor ama bu aynı zamanda videoya çekiliyor.

insan

starcraft oynayanlar bilir. oyunda zerg diye bir ırk vardır. ancak kendi öz maddelerinin bulunduğu yere kadar genişleyebilirler. ağaç, ot dinlemden her yeri iğrenç bir madde ile istila ederler.

insan

yaratılışı tartışacak değilim. her nasıl yaratıldaysak, devam eden ve günümüze gelen süreçten bahsedeceğim. insan denilen dünya ırkı, diğer tüm ırklara göre doğa karşısında zayıftır. ne hızlı koşabilir, ne uçabilir, ne yüzebilir insan. ne pençesi var, ne keskin dişleri, ne zehiri insanın. doğal seleksiyon sonucu dünyadan yok olmaya mahkumken insan, inanılmaz bir silah geliştiriyor. volkan patladığında yanan, aslan saldırdığında parçalanan insan kendini korumak için zekasını kullanmayı öğreniyor. paranoyayla gelişen zeka bir tuhaf oluyor. doğadan korkan insan, içten içe nefret ediyor ondan. hemde ona ihtiyacı varken. ve starcrafttaki zerg gibi çoğalarak dünyayı istila ediyor. her şeyi yok edip kendini güvende hissettiği betonu dikiyor yerine.

hiç bir özelliği olmamasına rağmen besin zincirinin tepesinde duran bu ırkın bir kısmı, geçte olsa gelişiyor ve paranoyak zekadan sıyrılıp doğanın önemini anlıyor ama artık çok geç. çünkü zekası hastalıklı olan vurdum duymazlar topluluklar halindeler ve kalabalıklar. dünyayı felakete sürüklediler sürüklüyorlar. hiç canı acımıyor. insanın terbiyesizliği yüzünden ısınmış dünyada serinlemeye çalışan ayı kardeşi işkence ederek öldürüyor. birde utanmadan bunu kameraya çekiyor. nasıl yendiğini kanıtlayacak ya AYI.

dert etmeyin ayı kardeşler, bu dünya yakında bu pisliği, insanı tükürür, atar. sizde güzel, yeşil dünyanızda rahat rahat yaşarsanız. (tabi kendisinin yok olacağını anlayan insan delirip, giderken her şeyi yok etmeye kalkmassa.)

bu olanlar için çok üzgünüm, canım arkadaşım, ayı dostu Önder. çok üzülmüşsündür.

İDO

Bir süre önce İDO’nun planlama sorunuyla ilgili bir yazı yazmıştım. Bu yazıyı yazdıktan sonra İDO’da arka arkaya felaketler veya felakete yakın kazalar yaşanmaya başladı. İlk önce bir deniz otobüsü seyir halinde olmayan bir gemiye çarptı. Neyse ki bu kazada hayatını kaybeden olmadı. Çok geçmeden bu sefer yanaşan bir feribotun halatları koptu ve bir kişi hayatını kaybetti, birkaç kişi feci şekilde yaralandı.

Durum gösteriyor ki İDO’nun planlamadan daha büyük sorunları var. Umarım başka kötü olaylar yaşanmadan bu sorunları hallederler. Ayrıca böyle bir işletmenin tekelde olması da iyi değil. İDO’dan başka tercih edebileceğimiz işletmelerde olmalı.

Cuma, Ağustos 10, 2007

18:45 Beşiktaş - Kadıköy Vapuru

Her akşam işten çıkınca, evine dönmek için bir süresini yolda geçiren İstanbullulardan biriyim. Ve bir takım karşılaştırmalarla şanslı olanlardan sayılırım.

Her akşam, Beşiktaş’tan 18:45 Kadıköy vapuruna biniyorum. Ne güzel işte, daha ne? Bu vapurla Kadıköy açıklarında her akşam 10 dakika kadar ada vapurunun yanaşmasını ve kalkmasını bekliyoruz. Aslında 10 dakikanın lafını yapacak değilim ama İDO gibi bir kurumun bunu planlamasını yapamadığına inanamıyorum.

İnmek için vapurda birikmiş yüzlerce insan, tüm günün yorgunluğu, sıcak ve kalabalıkla 10 dakika öyle beklemek zorunda kalınca sinirleniyor tabi.

Ne olacak Ahmet abi, sadece 10 dakika. Bir şey değil ki. Bekleyiversinler, der gibi planlama yaptığınız yönünde, elimde olmadan bir kurgulama yapıyorum sevgili İDO. Ama iş içeride bekleyen olunca o kadar basit olmuyor.

Bir değişim başlattın İDO. Bunu da becerebilirsin.

Biz 10-D'liydik.

Lise bir ve ikiyi Adana Anadolu Lisesinde okumuştum. 10’D sınıfı olarak, okulun en ilginç sınıfıydık. Liseyi ALA’da bitirmek çok istemiştim ama babamın tayini çıkmıştı ve Gölcüğe taşındık.

Lise üç Kocaeli Anadolu Lisesinde bitmişti. Ve üniversite sınavlarına girmiştik. Tüm yılın gerginliğini üstünden atmak için herkes bir yerlere gitmişti. Ağustos ayıydı sanırım, arkadaşım Uzay bizi Toroslar’daki yayla evlerine davet etmişti.

10 kişi Torosların eteğindeki yayla evinde buluşmuştuk. Ev Torosun yamacındaydı, büyüktü. Bahçede, terasta. Hazırlıklı gelmiştik. Mangalımız, etlerimiz, boğma rakılarımız, ilk sigaralarımız muhabbete meze olmaya hazırdı. Gerçi iki karton malboronun yanında, “araya veriyorsun,” diyerek benim için maltepe alınmıştı ama olsun. Gurupta çukurovalı olmayan bir tek ben vardım. Kabul ettim. Onlar kadar, ne sigara, ne rakı içebilirim; ne de acı yiyebilirim.

Söz konusu Adanalılar olunca, mangal başına oturmak, kral tarafından özel bir nişanla onurlandırılmak gibi bir şeydi. Seçkin geçti mangala ve hiç boş bırakmadı bizi. Kebaplarımızı yedik, (İstanbul’daki gibi acılıya adana, acısıza urfa kebap demek Adana’da hakaret sayılır. Bunun az ya da çok acılısı vardır sadece ve kebap Adana’da yapılır.:)) Ev yapımı boğma rakılılarımızı içtik. Muhabbet ettik. Adana’da muhabbet çok önemli bir konudur. En sevdikleri üç şeyden biridir. Bir diğeri de et. Üçüncüsü… J

Tanrı’dan, alevilikten, ülkeden, aşktan, dinden, arkadaşlıktan konuştuk. Her mangalda, her akşam.

İlk akşamdı. Boğmalar bir bir bitiyor ama bana bir şey olmuyordu. “Bu mu öve öve bitiremediğiniz boğma? Hiçbir şey yapmadı.” dedim. Hani karizmatik flimler de, son sözü söyleyecek olan kahraman şöyle imalı bir bakış atar ya; öyle bir bakıp, pis pis sırıtarak, “sen ayağa kalktın mı hiç,” dediler. “Yoo,” dedim. “İyi,” dediler. “Sen kalk bir tuvalete git.”

Kalktım. Ben sabittim ama sanırım dünyayı altımdan hızla çektiler. Olduğum yere geri oturdum

Böyle geceler boyu içtik. Bir gün Uzay, zirveye doğru çıkmayı ve bize kayalıklardaki mağarayı göstermeyi teklif etti. Sabah kahvaltıdan sonra iki karpuz, iki şişe suyu yanımıza alıp zirveye tırmanmaya başladık. İki saatlik bir yürüyüşün sonunda, zirveye vardığımızda, yolumuzu duvar gibi kesen kayalıklarla karşılaştık. Dağın öteki yamacına geçit vermeyen dik kayalıklar çok yüksekti. Kayalığın hemen dibinde tüm yıl boyunca hiç güneş almayan bir bölge vardı. Burada kıştan kalma kar erimemiş, bayır boyunca duruyordu. Adana, ağustos ve kar. Ben, bu dünyada; Adana’da, ağustos ayında karda kayma şansı yakalamış ender insanlardanım.

Mağara iki insan yüksekteydi. Mağaradan sızan su, tırmanacağımız yeri ıslak ve yosunlu bir hale getirmişti. Zor bela mağaraya tırmandık. İçeride oturup sohbet ederken güneşin batmakta olduğunu fark etmemiştik. Uzay inişin tehlikeli olduğunu, onun yolu bildiğini ama bizim başımıza bir şey gelmesini istemediğini söyleyerek, mağarada sabahlamayı teklif etti. Kabul ettik ama buna göre hazırlıklı gelmemiştik. İki şişe suyumuz yolda bitmişti ve iki karpuzdan birini Ali Yeleser mağaradan aşağıya uçurmuştu. Dert etmedik. Sadece eğlendik.

Mağarada oturduk muhabbet ettik. Futbol yoktu. Belden aşağı yoktu. Kızlardan konuşuyorduk ama aşktı konumuz. Sonra çağrışım oyunu oynadık. Birisi bir cümle söylüyordu. Sırası gelen başka bir cümleyle anlamlı bir devam getiriyordu. On sekiz yaşında, on genç insan ve muhabbet hiçbir zaman terbiyesizlik sınırına bile gelmiyordu. Başlayan cümleler. Edebiyat, bilim, mitsizim, aşk çevresinde dönüyordu. Ne kadar güzel hikayeler çıkmıştı ortaya. Keşke birini hatırlasam.

Diğerleri uyunduğunda Uzay ve ben mağaranın girişine oturup, sigara içerek sabaha kadar sohbet etmiştik. Bu anlatması güç bir manzaraydı. Mağaranın yuvarlak girişinden görünen, bulutsuz ve milyonlarca yıldızın parladığı bir geceydi. Ve etrafta yıldızların görüntüsünü kesecek bir tek ışık kaynağı yoktu. Bu sohbet; yıllar sonra Finlandiyalı yaşlı kadının tebliğ edeceği “monk brother” lığın temeliydi.

Toroslardan geri dönerken Ali Can beni ½ Adanalı ilan etmişti.

Huzur içinde yat Rasim. Seni hiç unutmadık.

Bu yazıyı 16 yıl önce yazmayı planlamıştım.

Biz 10-D’liydik.

Perşembe, Ağustos 09, 2007

işte bu hayal kırıklığı

google arama sonuçları ile ilgili aşağıdaki şu link eylül 2005’de en çok aranan kelimeleri gösteriyor.

http://www.google.com/press/zeitgeist/zeitgeist-sep05.html#tr



bu sonuçların türkiye’nin ufak bir profili olduğunu düşünüyordum. ve bu konu ile ilgili bir yazı yazacaktım. bu türkiye’nin biraz batıl, biraz cinsellik düşünen, biraz kendini güvene almaya çalışan, biraz futbol fanatiği, biraz geleceği için kaygılandığını anlatan bir yazı olacaktı. diğer çağdaş ülkelerin arama sonuçlarıyla karşılaştırmalar yapacaktım. neyimizin eksik olduğunu, ne yapmamız gerektiğini yazmaya çalışacaktım. hatta bu eğlenceli bir konuydu. ama bu sırada google’un başka bir sitesine ulaştım. ve buradan çıkan bir sonuç berbat.

http://www.google.com/trends

google’in herhangi bir kelimenin en çok hangi şehirden, ülkeden ve hangi dilde arandığını gösteren sitesi. lütfen arama çubuğuna child porn (çocuk pornosu) yazar mısınız?




belden aşağı düşünen bir ülke olduğumuzu biliyordum. bastırılmış cinselliğin sürekli patladığını biliyordum. ama bu kadar sapık, bu kadar aşağılık bir şeyde en önde giden olacağımızı tahmin etmemiştim. işte bu hayal kırıklığı. neyi merak ettiniz. bu neyin arayışı? türkiyenin geleceği siz misiniz? siz kimsiniz?
ahlakın yok, vicdanın yok, ruhun yok. sen yoksun. DEFOL !!!